AVRUPA’DA SAĞIN YÜKSELİŞİ: HALKIN İSYANI MI, SİSTEMİN ÇIKMAZI MI?
— 2. Bölüm
Bir önceki yazımızda Avrupa’nın yaşamsal gerçeğini ve değişen toplumları eski yönetim anlayışlarıyla yönetmenin giderek zorlaştığını tartışmıştık.
Şimdi daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız:
Avrupa’da sağ siyaset neden yükseliyor? İnsanlar gerçekten sağa mı yöneliyor, yoksa kendilerini temsil edemeyen siyasi düzene mi tepki gösteriyor?
2022 yılında yayımladığım Yönetme kitabımda, siyasetin geleneksel yöntemlerle toplumları yönlendirme gücünün giderek sorgulanacağını anlatmaya çalışmıştım.
Bugün Avrupa’da yaşananlar, bu sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.
HALK NEDEN ESKİ PARTİLERDEN UZAKLAŞIYOR?
Yıllarca ülkeyi yöneten partiler düşünelim. Seçimler yapılıyor, iktidarlar değişiyor, liderler kürsülerden vaatlerde bulunuyor.
Ancak sıradan vatandaşın hayatında beklediği iyileşme gerçekleşmiyorsa ne olur?
İnsanlar yeni arayışlara yönelir.
Geçim sıkıntısı yaşayan, ev sahibi olamayan, geleceğinden kaygı duyan ve kendisini karar mekanizmalarının dışında hisseden bir seçmen, alıştığı siyasi tercihini değiştirebilir.
Avrupa’da sağ partilerin güç kazanmasını anlamak için bu gerçekleri göz ardı edemeyiz.
Göç ve güvenlik tartışmalarının yanında ekonomik kaygılar, ulusal kimlik endişeleri ve geleneksel partilere duyulan güvensizlik de siyasi tercihleri etkiliyor.
Fakat burada önemli bir ayrım var: Halkın mevcut yönetime tepki göstermesi, her zaman daha demokratik bir yönetim istediği anlamına gelmez.
Bazen değişim arayışı özgürlükleri güçlendirebilir, bazen de korku ve öfke üzerinden yeni otoriter eğilimlerin önünü açabilir.
Demek ki asıl mesele, değişimin kendisinden çok, hangi yönde gerçekleştiğidir.
SAĞIN YÜKSELİŞİ, ESKİ SİSTEMİN BAŞARISI MI?
Bir ülkede sağ bir parti iktidara gelebilir.
Ardından başka bir parti kazanabilir.
Ancak yönetim anlayışı değişmiyorsa, yalnızca iktidarın siyasi rengi değişmiş olabilir.
Halkın karar süreçlerine katılımı sınırlıysa, siyasi partilerin iç işleyişi kapalıysa ve adaylar dar kadroların onayıyla belirleniyorsa temsil sorunu devam eder.
Sorguladığım temel meselelerden biri de budur
: Bir insanın ülkesini yönetme konusunda düşünceleri ve projeleri olsa bile, siyasi karar mekanizmalarına ulaşması neden bu kadar zor olsun?
Demokratik sistemlerde siyasi partilerin önemli bir işlevi vardır. Ancak bu işlev, yurttaşların siyaset yapma imkânını daraltmaya başladığında sorgulanmalıdır.
Partiler halkın sesini yönetime taşımak için vardır.
Halkın sesinin hangi sınırlar içinde duyulabileceğini belirlemek için değil.
ÖFKEYİ YÖNETMEK Mİ, SORUNLARI ÇÖZMEK Mİ?
Siyasi hareketler, toplumun kaygılarını dile getirebilir. Fakat kaygıları anlamakla onları siyasi kazanca dönüştürmek aynı şey değildir.
Göçmenleri, farklı kültürleri veya toplumun belirli kesimlerini bütün sorunların sorumlusu ilan etmek, kolay bir siyasi yöntem olabilir. Oysa ekonomik adaletsizliğin, konut krizinin veya kamu hizmetlerindeki yetersizliklerin nedenleri daha kapsamlıdır.
Bir yönetim sorunların gerçek nedenlerini araştırmak yerine sürekli bir düşman gösteriyorsa, vatandaşların dikkatini sorunların çözümünden uzaklaştırabilir.
Avrupa’nın önündeki sınav da burada başlıyor: Toplumsal kaygılar demokratik reformların gerekçesi mi olacak, yoksa daha fazla ayrışmanın aracı mı?
Bu sorunun cevabını yalnızca siyasetçiler değil, seçmenler de verecek.
ARTIK YALNIZCA SEÇİM KAZANMAK YETMİYOR
Geleneksel siyasetin en büyük yanılgılarından biri, seçim kazanmayı yönetme başarısıyla eş tutmaktır.
Oysa seçim, yönetme yetkisinin başlangıcıdır; başarının kanıtı değildir.
Başarı; halkın refahını artırmak, hukuku korumak, kamu kaynaklarını adil kullanmak, eleştirilere tahammül etmek ve hesap verebilmekle ölçülür.
İletişim teknolojileri de bu beklentileri değiştirdi.
İnsanlar artık düşüncelerini daha hızlı açıklayabiliyor, ortak sorunlar çevresinde buluşabiliyor ve siyasi kararları daha yakından izleyebiliyor.
Bununla birlikte dezenformasyon ve manipülasyon da aynı ortamda yayılabiliyor.
Bu nedenle daha fazla iletişim, tek başına daha fazla demokrasi anlamına gelmiyor.
İhtiyacımız olan, yalnızca sesimizi duyurabildiğimiz değil, karar süreçlerini gerçekten etkileyebildiğimiz bir sistemdir.
SONUÇ: DEĞİŞİMİN SAHİBİ KİM OLACAK?
Avrupa’da sağın yükselişi, geleneksel siyasi partilerin karşı karşıya olduğu temsil sorununu daha görünür hâle getiriyor.
Ancak bu gelişmenin gelecekte nasıl sonuçlanacağını bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Asıl önemli olan, halkın değişim talebinin kimler tarafından ve hangi amaçlarla kullanılacağıdır.
Eğer bu talep daha adil, daha şeffaf ve daha katılımcı yönetimlerin kurulmasını sağlarsa değişim toplumsal bir kazanıma dönüşebilir.
Ama yalnızca liderler değişir, partiler değişir ve iktidarın rengi değişirken halkın karar mekanizmalarındaki yeri aynı kalırsa eski sorunlar varlığını sürdürür.
Yönetmek, yalnızca iktidarı elde etmek değil, toplumun geleceğini hangi anlayışla şekillendirdiğinizdir.
Çünkü halkın gücü, yalnızca iktidarı değiştirebilmesinde değil, yönetimin nasıl yapılacağını da değiştirebilmesindedir.
Peki, bunun yolu nedir?
Siyasi partilerin ve liderlerin ötesinde, yurttaşların kendi gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabileceği bir düzen nasıl kurulabilir?
Üçüncü ve son bölümde, işte bu soruyu ele alacağız: Ulusların gücü, eski yönetim sistemlerini demokratik yollarla değiştirebilir mi?
— Devam edecek…
