DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
HİKÂYEYİ YENİDEN YAZMAK
Şimdi geldik en önemli soruya:
Bundan sonra ne yapacağız?
Geçmişi konuştuk.
Eksikleri gördük.
Rakibin nerede olduğunu değerlendirdik.
Kurumların sorumluluklarını tartıştık.
Üreticiyi konuştuk.
Şimdi sıra gelecekte.
Edirne’nin aslında üç önemli marka değeri bulunuyor:
Kırkpınar…
Edirne Ciğeri…
Edirne Peyniri…
Her birinin ayrı bir hikâyesi var.
Her birinin korunması gelecek için değerli ve önemli.
Her birinin geleceğe taşınması gerekiyor.
Kırkpınar’ın sahiplenilmesi konusunda farklı arayışlar her gün gündemde
Edirne Ciğerinin bugün güçlü bir marka; ancak işletmelerin yaptıkları hatalar bu gücü zayıflatma yolunda hızla ilerliyor.
Edirne Peyniri için ise geçmişte yapılan hataların artık geleceğe dönük bir mücadeleye çevrilmesi gerekiyor.
Burada artık tercih yapmamız gerekiyor.
Sürekli geçmişte yapılan yanlışları mı konuşacağız?
Yoksa yeniden yarışa mı başlayacağız?
Bence cevap çok açık:
Yeniden yarışa başlamalıyız.
Çünkü hikâye bitmedi.
Hatta belki de yeni başlıyor.
Edirne’nin Coğrafyası da Hikâyenin Bir Parçası
Edirne Peynirinin farklılığını anlatırken sadece tarihten söz etmek yeterli değil.
Ürünün ortaya çıktığı coğrafyayı da anlatmak gerekiyor.
Üstat Ender Bilar’ın çalışmasında yaptığı değerlendirmede;
Edirne’nin coğrafi konumu, akarsuların oluşturduğu yapı, iklim, bitki örtüsü, yöreye özgü otlaklar ve kekik gibi unsurların bölgede elde edilen sütün özelliklerine ve dolayısıyla peynirin renk, koku ve tat gibi niteliklerine farklılık kazandırdığı ifade ediliyor.
İşte bizim anlatacağımız hikâye burada güçlenebilir.
Çünkü tüketici artık yalnızca ürün satın almıyor.
Hikâye satın alıyor.
Bir şişe zeytinyağının hikâyesini merak ediyor.
Bir kahvenin nereden geldiğini bilmek istiyor.
Bir şarabın bağını öğrenmek istiyor.
Bir peynirin hangi coğrafyada üretildiğini soruyor.
Öyleyse biz de Edirne Peynirinin hikâyesini bütün ayrıntılarıyla anlatmalıyız.
2027’YE KADAR NE YAPACAĞIZ?
Bence bu soruyu bugünden masanın üzerine koymalıyız.
2027 sonbaharında yeniden festival alanında buluştuğumuzda sadece güzel etkinliklerden söz etmek istemiyorsak, bugünden ölçülebilir hedefler koymalıyız.
Örneğin:
Kaç yeni üretici desteklendi?
Süt üretimi ne kadar arttı?
Kaç yeni satış noktası oluşturuldu?
Kaç ulusal market zincirine girildi?
Kaç restoran Edirne Peynirini menüsüne aldı?
Kaç şef ürünümüzü kullandı?
Kaç gastronomi etkinliğinde Edirne Peyniri tanıtıldı?
Dijital ortamda kaç kişiye ulaşıldı?
Edirne’ye gelen turistlerin ürüne erişimi kolaylaştırıldı mı?
Üreticinin lojistik sorunu çözüldü mü?
Yeni istihdam alanları oluşturuldu mu?
İşte bunların cevaplarını 2027’de konuşabilirsek, o zaman 3. Gastronomi Festivali gerçekten bir başlangıç noktası olmuş demektir.
ÇÜNKÜ MESELE SADECE PEYNİR DEĞİL
Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor.
Edirne Peynirinin yeniden güçlü bir marka haline gelmesi;
Daha fazla süt üretimi,
Daha fazla hayvancılık,
Daha fazla üretim,
Daha fazla ticaret,
Daha fazla lojistik,
Daha fazla turizm,
Daha fazla gastronomi,
Daha fazla istihdam
Demektir.
Dahalar devam edecektir…
Ve belki de en önemlisi:
Yeni iş alanları demektir.
Gençlerin şehirde kalması demektir.
Kırsalın yeniden hareketlenmesi demektir.
Ulusal firmaların Edirne’ye ilgisinin artması demektir.
Edirne Peynirinin yeniden güçlendirilmesinin yeni iş alanları, istihdam, tersine göç ve ulusal firmaların ilgisini çekebilecek yeni üretim planları oluşturabileceği düşüncesi ortaya çıkıyor.
İşte bu nedenle peynir meselesine küçük bir ürün meselesi olarak bakmamak gerekiyor.
Bu, Edirne’nin ekonomik geleceğiyle ilgili bir mesele.
SON SÖZ: ATEŞ YANDI, ŞİMDİ SÖNDÜRMEMEK GEREKİYOR
Üç günlük festival geride kaldı.
Güzel görüntüler kaldı.
Güzel anılar kaldı.
Fotoğraflar kaldı.
Konuşmalar kaldı.
Ama geride çok daha önemli bir şey kaldı:
Fırsat.
Edirne Peynirinin hikâyesini yeniden yazma fırsatı.
Belki yıllardır ihtiyaç duyduğumuz fırsat tam da budur.
Artık geçmişte yaptığımız hatalara bakıp sızlanmak yerine, o hataları geleceğin yol haritasına çevirmeliyiz.
Kabul edelim.
Bugün Türkiye’de peynir denildiğinde birden fazla güçlü bölgesel marka var.
Bunların her birinin tarihine ve başarısına saygı göstermek gerekiyor.
Ama Edirne’nin de kendi değerini daha güçlü biçimde ortaya koyması gerekiyor.
Çünkü bizim de anlatacak bir hikâyemiz var.
Hem de çok güçlü bir hikâyemiz.
Osmanlı dönemlerine kadar uzanan bir geçmiş…
Bir coğrafya…
Bir üretim kültürü…
Bir emek…
Bir lezzet…
Ve yeniden büyütülebilecek bir marka.
Şimdi yapılması gereken, bu hikâyeyi yalnızca anlatmak değil.
Yaşatmak.
Üretmek.
Pazarlamak.
Markalaştırmak.
Ulusal raflara taşımak.
Gastronomi dünyasına sokmak.
Turizmle buluşturmak.
Gençlere yeni iş alanları açmak.
Üreticiyi güçlendirmek.
Ve bütün bunları ortak bir akılla yapmak.
Çünkü bu hikâyeyi bir kişi yazamaz.
Bir kurum yazamaz.
Bir firma yazamaz.
Bu hikâyeyi Edirne birlikte yazmak zorunda.
Valilik öncülük edebilir.
Meslek odaları katkı sağlayabilir.
Belediye destek olabilir.
Üniversite bilimsel altyapıyı oluşturabilir.
Üretici birlikleri üretimin geleceğini planlayabilir.
Peynir üreticileri kaliteyi ve markayı geliştirebilir.
Restoranlar ürünü görünür kılabilir.
Şefler anlatabilir.
Gurmeler tanıtabilir.
Medya gündemde tutabilir.
STK’lar ortak akla katkı verebilir.
Ve tüketici de Edirne Peynirini tercih ederek bu hikâyenin bir parçası olabilir.
ÖNÜMÜZDE 362 GÜN VAR
Bence şimdi hepimizin önüne şu soruyu koyma zamanı:
2027 sonbaharında yeniden buluştuğumuzda neyi değiştirmiş olacağız?
Eğer bugün başlarsak, bir yıl sonra çok farklı bir Edirne Peynirinden söz edebiliriz.
Daha fazla üretici…
Daha güçlü üretim…
Daha görünür marka…
Daha geniş pazar…
Daha fazla restoran…
Daha fazla şef…
Daha fazla tüketici…
Daha fazla istihdam…
Daha fazla ekonomik hareketlilik…
Bunların hiçbiri hayal değil.
Ama kendiliğinden de olmayacak.
Çalışmak gerekiyor.
Planlamak gerekiyor.
Birlikte hareket etmek gerekiyor.
Ve en önemlisi, unutmamak gerekiyor.
Çünkü bizim en büyük tehlikelerimizden biri, bir konuyu gündeme getirip bir süre sonra unutmak.
Festival bitti diye peynir hikâyesi bitmemeli.
Tam tersine…
Festival bittikten sonra hikâye başlamalı.
Üç gün boyunca yaktığımız ateşi, önümüzdeki 362 gün boyunca büyütmeliyiz.
Çünkü artık şikâyet edecek zamanımız yok.
Geçmişle avunacak zamanımız yok.
Birbirimizi suçlayacak zamanımız yok.
Çalışacak yeni dönemimiz var.
Ve elimizde hâlâ çok değerli bir miras bulunuyor.
Öyleyse…
Peynirimiz var.
Coğrafyamız var.
Üreticimiz var.
Hikâyemiz var.
Şimdi eksik olan tek şey, bu hikâyeyi birlikte geleceğe taşımak.
Belki de yıllar sonra bugünlere baktığımızda şöyle diyeceğiz:
“Edirne Peynirinin yeniden doğuşu, işte o üçüncü Gastronomi Festivali’nde başladı.”
Bunu söyleyebilmek için bugün harekete geçmek gerekiyor.
Çünkü hikâyeler kendiliğinden yeniden yazılmaz.
Birileri kalemi eline alır ve yeniden yazar.
Şimdi kalemi Edirne’nin eline alma zamanı.
Hikâyeyi yeniden yazmaya hazır mısınız?
