Padişah günler süren avdan yeni dönmüştü,
At üzerinde iz sürmek, bir taraftan da aynı zamanda devlet meselelerini görüşmek, iyi geliyordu kendisine.
Özlemişti Arda boylarını, akşam gün batımını, hele kayıkla yaptığı gezilerde herkesin diline destan olmuştu.
Sarayda bulunan mahiyeti her türlü hazırlığı yapmıştı bile.
Nice düşüncelere dalmıştı Mecidiye köprüsü üzerinde;
Fetihler planlamış saray entrikalarına karşı durmuştu.
Sakince düşünebileceği ender mekânlardan birisiydi.
Elini yüzünü yıkayarak üstünü değiştirdi sonrada valide sultanı ziyarete gitti.
Biraz hoş sohbet ettiler kendisi sarada bulunmadığı zamanlarda olan biten hakkında malumatlar aldı tabi valide sultanın kattığı yorumlar ile koca imparatorluğu yönetiyordu ama sarayı yönetmeyi becerememişti bunca yıldır.
Sonunda hayır dualarını alarak harem dairesinden ayrıldı hızlıca.
Güneşin muhteşem batışını görmek için sabırsızlığı gittikçe artmaya başlamıştı.
Hele arda nehrinin kenarlarında bulunan yalılara ne demeli ahşaptan yapılma özel süslemeli.
Aslında merak ettiği İtalyan ressam Bianco’nun kendi adına hatıra bırakacak namazgâha yaptığı tablo idi.
Galata’da yaşayan ama İtalya’da bağlantıları olan gidip gelen Cenevizli Kaptan Frederik bulup getirmişti ressam Bianco’yu kendisine,
Öyle bir tablo yaptırmak istiyordu ki dar alana izleri yıllarca silinmesin.
Kafasında korsanlar gibi bağlanmış uçları sırtına kadar uzayan yeşil eşarp, kulağına takılmış üzerinden boya damlayan fırçası, beyaz fırfırlı mintanı, altında dar kesimli eflatun bir pantolon, keçi derisinden diz kapaklarına kadar uzanan kahverengi çizmeler birde olmazsa olmaz boynundan aşağı sarkan siyah kayışın tutuğu ince asilzadelere özel yapılan kılıç.
Nedense diğer asiller gibi sakal ve bıyık bırakmamıştı mavi gözleri sarı saçları ayrı bir hava veriyordu, arkasında kim bilir ne kırık kalpler bırakıp gelmişti buralara.
Ama gönlünü karşılıksız bir güzele kaptırınca yolu buralara düşmüştü
İşte bu halde görmüştü padişah kendisini ilk defa.
Adet haline gelmişti her padişah kendini hatırlatacak bir bölüme resim yaptırıyordu namazgâhta.
Ne kadar zamanda biter diye sormuştu kendisine ressam Bianco da padişahın gazabına uğramamak için aklından geçen zamandan daha uzun bir zaman söyleyivermişti kendisine.
Bir an evvel çalışmalara başlamak için Eski Pahidat’a geldiğinde önce muhteşem bağların arasından geçti mükemmel yapıları her tarafı tarihle dolu alanlar ile karşılaşınca gözlerine inanamamıştı bir müddet mest olmuştu.
Aklında birden Floransa ile mukayese düştü nedense burasının da aşağı kalır bir yani yoktu. Hele tavuk ormanının içindeki harika yeni sarayı ve köşkleri görünce gözlerine inanamadı.
İlk çizimlerini görmüştü padişah son halini de çok merak ediyordu doğrusu.
Padişah ve mahiyeti ikindi vakti gelince yavaşça eski saraydan çıkarak Mecidiye köprüsüne doğru yol almaya başladılar.
Yolda sohbetler olsa da namazgâhta neler olduğu herkesin merakını çekiyordu.
Güneş artık yavaşça Rumeli’ye doğru inmeye başlamıştı bu arada Ekmekçi zade Ahmet Paşa köprüsünü geçen kalabalık Mecidiye köprüsüne girmişti bile
Ne kadar da berraktı arda nehri yarabbi.
Hızla atından aşağıya doğru indi ve ressam Bıanco’nun kullandığı iskeleye doğru yürümeye başladı.
Her taraf kırmızı, mavi, yeşil, sarı her renkten boyalar ile dolu idi fırçalar gelişi güzel dağılmıştı.
Kullanılmamış olanlardan bir tanesini padişah eline aldı ve Edirne kırmızısına naifçe batırdı söz vermişti ressam son fırça darbelerini kendi yapacaktı.
Tabloda resmedilen yazlık sarayın kiremitlerini boyamaya başladı yavaşça ve özenle ardından Arda nehrinin berrak sularını renklendirmeye devam etti.
İşte bitmişti artık gurur ve özenle seyretmeye başladı tavandaki tabloyu.
İtalyan ressam ile göz göze geldiler bir anda hissetmişti memnuniyeti gözlerinde
Eli kaftanın cebine gitti dikkatlice bir kese, ardından bir kese gülümseyerek sonra son kez altınla dolu bir kese daha İtalyan’a doğru uzattı.
Mahiyeti hızla ortalığı temizlemeye başlamıştı bile sabırsızlanıyordu güneşin muhteşem renk cümbüşünü batarken izlemek için.
Her şey tamamdı artık işaret ederek İtalyan Bianco’yu oturttu Lalalarından öğrendiği İtalyancası eşliğinde sohbete başladılar kısa bir süre sonra ressam izin isteyerek namazgâhtan ayrıldı.
Şimdi tam sessizlik zamanı idi mahiyetinden çıkan sesler bir anda kesilmişti.
Bir tablo daha yerini almıştı işte.
Namazgâha kurulan koltuğuna hızla oturdu ve geriye doğru hafifçe yaslandı ve demirhindi şerbetini yudumlamaya başladı.
Rumeli’ye doğru uzandı gözleri daha uzakları görmek istercesine,
Arada da gözleri yukarıya kayıyor henüz boyaları kurumamış tabloya takılmadan edemiyordu.
Karşısında artık turuncunun tüm tonları belirmeye ve dans etmeye başlamıştı,
Güneş artık yakıcılığını kaybetmeye başlamış ve turuncu renk cümbüşü başlamıştı,
Sonunda Arda nehrinin gök mavi renginin üzerine turuncu tonlarının harika şeklide kapatmasını görerek akşamı tamamlıyordu padişah.
Uzun sürecekti padişahın keyfi biliyordu mahiyeti hazırlıklı gelmişlerdi yatsı ezanı okununcaya kadar sürdü seyir keyfi ikramlar, sessizce yapılan sohbetler, hepsinin bu seferlik sonu gelmişti işte.
İsteksizce kalktı koltuğundan ama öncesinden demirhindi şerbetinden son yudumu almayı ihmal etmedi.
Getirilen Karacabey cinsi atına özenle bindi yavaşça saraya doğru yol almaya başladı mutlu bir şekilde.
Yarın Mecidiye köprüsünden geçen ahali yeni tabloyu seyretmeye başlayacaktı.
Yıllarca bozulmadan durdu o resimler orada zamanın yıpratmasına karşı direndiler şimdi ise sadece farkında olmadan ya dinlenmek üzere mola veriyoruz namazgâhta ya da fotoğraf çekmek için. Dikkatimizi çekmiyor nedense orada yatan hikaye çünkü tarihi unutuyoruz anlatmıyorlar bizlere,
Tozlu raflarda duruyor aslında İsterseniz yolunuz düşerse Mecidiye köprüsüne bir soluklanın namazgâha doğru yaklaşın ve kafanızı kubbeye doğru kaldırın bakalım neler göreceksiniz.
Soluk tarihin izlerinde her köşede gizli saklı hatırlanmadığı için çocuklarımıza anlatılamayan hikayeleri siz paylaşın
Ne dersiniz?
