BABALAR GÜNÜNDE ÖZEL HİKAYE TORUNUN DEDESİ İLE YAŞADIĞI SON ZAMANLARI
Küçücük bir çocukken kendisi ilk tanışmam; biçimsiz, şekilsiz ve benim tabirimle “buruşuk” ile.
Kocaman göbeğini her gece tambura yapar çalardım bi tanecik dedemin. Ayakları sürekli şiştiği için uzun otururdu onun tabiriyle.
Ben de küçücük divanda kocaman dedemin yanına zar zor sığışırdım hep. Sıkışırdık ama sevişirdik ikimiz de bu münasebetten ‘’babaannemin kıskançlığı’’ Dedemin yeri hep ayrıydı.
Bir kızı, bir oğlu vardı ve boyuna ermiş üç koca torunu… İkisi oğlan biri kız. Ailede bir gelin, –ki gelinine de kızım derdi- bir kız evlat ve bir kız torun oluşuna aldırmadan; hep “Sen benim tek kızımsın” derdi.
Ben de bu cümleye karşılık hep “En çok beni seviyorsun değil mi dedeciğim?” derdim ve hep istediğim karşılığı alırdım. O zamanlar gerçek zannederdim, yani gerçekten dedeciğimin tek kızı bendim o vakitler aklımca.
Sonra büyüdükçe küçücük bir kız çocuğunun üzülmemesi için söylenen bir kandırmaca olduğuna inanmaya başladım. Aslında benim biricik dedem beni bu düşünceye kaptıracak hiçbir davranışta bulmamıştı fakat büyüdükçe hiç kimseye güvenmemeyi öğütlüyordu hayat her getirdiğiyle.
Halbuki benim güvenmemeyi tercih ettiğim adam, her gün onunla beraber küçücük dükkanına gidebilmek için kapıda saatlerce ağlayarak yalvardığım adamdı. Oysa bu adam, benim anahtar taşıma alışkanlığımın olmayışıydı.
“Dedem bana kapıyı açardı’’ bu adam. Eve her girişimde önce onun yanına koşuşumdu.
Belki ilk ergenlik dönemimde onu biraz boşlamıştım. Sobanın sıcaklığı ve portakal kabuğu kokusunun güvencesinde anlattığı eski zaman hikayeleri ilgimi çekmez olmuştu bir vakitler.
Ama sonra baktım ki bu adam kaşlarını asla kestirmeyip “Onlar Atatürk kaşı” diye övünen adam. Her “Ben de bir gün öleceğim, yaşlandım artık” dediğinde burnumun direğini sızlatan, içime acı serpen adam. Ama ben onun bu sözü üzerine hep –kocaman bir kız oluşuma rağmen buna gerçekten kendim de inanarak-
“Dedeciğim sen hiç ölmeyeceksin ki” derdim ve dedem de inanırdı. Gerçekten inandırdı. Öldü. Ölürmüş, anladık ikimiz de.
Çok acı oldu, çok yandım ama benim biricik dedeciğim de ölürmüş.
Hiç kimseyi dinlemezdi.
Dedem ben kendimi bildim bileli hastaydı. Ama babamın dediğine göre o sefer biraz başka hastaydı.
Artık yavaş yavaş unutuyordu ya da ne bileyim öyle uzaklara dalıp gidiyordu. Yaşlılık hastalığıdır dedim, benim dedeciğime bir şeycik olmazdı çünkü.
Çünkü o seksen altı yaşında, yüz otuz kiloda, her sabah saat sekizde evden çıkar, dükkanına giderdi. Bazı günler bacakları onu taşıyamaz ve yüzükoyun yere kapaklanırdı. En fazla üç gün tutardık evde, sonra yine aynı şevk ve aynı azimle yola koyulurdu. Yani demem o ki benim dedem hep hastaydı ama hep kocaman bir çınar ağacı kadar güçlüydü.
Bir gece o çınar ağacının bir dalının kırıldığını kendi gözlerimle gördüm. Etrafında onca insan onu hastaneye götürebilmek için yalvarıyordu.
Dayanamadım.
Hastane ona iyi gelir fikrine ben de inandırılmıştım. Ama oysaki dedem hep “Hastaneye gidersem iyi olamam” derdi ve elbette ikimiz de buna inanırdık.
Ben büyümüştüm ve herkesleşmiştim.
Dedeme hastaneye gidelim dedim. Öyle bomboş bakarak çoraplarını verdi babaanneme giydirsin diye.
Dedem yürüyerek gittiği hastaneden, bembeyaz ve tertemiz çıktı. Anlıyorsunuz değil mi? İki gün önce kalp krizi geçirmiş, hastanede yatması lazım dendi.
Direndi, iyi olsun diye ben girdim araya, yattı. Biz bu hastanede ona yardımcı olamayız, şu hastaneye sevk edilecek, dendi, o gene direndi. Ben girdim araya, şu hastaneye gidildi.
Tüm bunlar yaşanırken koca bir çınarın günden güne nasıl yok olduğunu izliyordum. Benim biricik dedeciğim bambaşka bir insan olmuştu. Ben artık dedemin yanına sokulmaz olmuştum, onu o halde görmeyeyim diye.
En son sakinleşsin diye ayakları ve kollarından yatağa bağlandığını duydum. Benim dedeciğime ne oluyordu? Kısa bir süre sonra yanına girebildiğimde çok başka bir gerçekle karşılaştım. Artık görmüyordu beni sanki, duymuyor, hissetmiyordu. Sadece ikimizin bildiği ve sadece ikimizin güldüğü şakaları bilmiyor ve artık onlara gülmüyordu.
Çayı pipetle içiyor, en çok karpuz istiyordu. Kimileri karpuz ona iyi gelmez diye karpuz getirmemekten yana, kimileri ise artık son arzularını yerine getirmek gerektiği için karpuz yemesinin doğru olduğundan yanaydı. Birileri sürekli yanıma gelip, beni dedemin artık olmayacağı fikrine alıştırmaya çalışıyordu. Bu fikre nasıl alışılırdı?
Birileri artık onun için dua etmeyi bile bırakmıştı.
Ben sinirliydim, sinirli ve bir o kadar çaresiz. İçimden sürekli dua ediyordum. Yapabilecek başka hiçbir şeyim yoktu.
Bir gece bir haber geldi. Çok hastalanmış dedi babam telefonda. O arabaya nasıl bindirildim, dedeciğimin yanına nasıl gittim, o yol ne kadar sürdü hiçbirini bilmiyorum. Babamın yanına oturdum, yoğun bakım kapısının önünde. Ağlıyordu. Babam, hayatta en çok güvendiğim ikinci adam, ilk defa ağlıyordu. Anladım ki o an, herkes başka şeylerin peşinde koşarken, bir babam bir de ben üzülüyorduk. “Dedem” dedim, “İyileşecek.” Doktor babama isterseniz içeri girip görebilirsiniz dedi. Sonra bakıp, isterse torunu da girebilir dedi. İçeri girdik. Orada yatan adam kimdi?
Elleri, kolları benek benek morarmıştı. Sadece koluna dokunabildim. Öpmedim, bir ömür boyu dedeciğimi son kez öpmemenin pişmanlığını yaşayacağımı bilmeden.
Çünkü benim dedem gitmezdi. Ama gitti. Onu yıkamayı çok istedim. İzin vermediler. Amcamın anlattığına göre göğsü mosmor olmuş. Korkardın dedi.
Ben dedeciğimden korkar mıyım hiç? Sonra tertemiz ettiler tonton dedemi, çıktılar o kapıdan. Yeşil giyimli bi amca, yüzünü gösterdi son defa. Benim canım dedeciğim, çok güzeldi. Bakmayın derler, gençler görmesin derler, koca bir yalan.
Gördüm ben, hiç anlatılan gibi korkulacak, iğrenilecek bir şey değildi. Dedeciğimdi benim o. Onu verseler bana orda sarılır, öper, koklar, uyurdum bile onunla.
Vermediler.
Bir araba geldi. Arkasına koydular. Bir cami avlusuna indirip, adını bilmediğim yüksek bir mermerin üzerine bırakıverdiler. İnsanlar geldi başıma, insanlar gitti başımdan. Sonra orada da yapılması gereken her şey tamamlandı.
Yine o arabanın arkasına koydular dedeciğimi. Bu onu son görüşümdü. Arkasından el salladım. Bu benim onu son görüşümdü, son.
Ancak bir hafta sonra gidebildim tekrar yanına.
Çok zordu. Haftalarca yokluğunu fark edemedim bile.
Sanki ben evdeyken o işteymiş, o evdeyken ben okuldaymışım. Sanki artık hiç olmayacakmış gibi değil de karşılaşamıyormuşuz gibi.
Tam dört ay sonra, yani bugün. Baktım ki o artık gitmiş. Sokakta yürürken öyle, bir manavın önünden geçtim. Ve büyüdüm.
Tezgah’ta muşmulalar duruyordu.
Bir sürü “buruşuk” yani. Buruşukları ben pek sevdiğimden, dedeciğim daha tezgaha bile düşmeden bulur getirirdi,
Ben’de afiyetle yerdim.
Ben ilk buruşuğu yedikten çok zaman sonra tezgahta görmeye başlardım.
İşte bugün muşmula çoktan tezgaha düşmüş, ben bir tane bile yememişim. Yani, dedeciğim artık yok-muş.
