Tarih bazen geçmişte kalmaz.
Takvim yaprakları değişir, devletlerin isimleri değişir, siyasi partiler kapanır, yeni partiler kurulur. Bir dönemin siyasi aktörleri zamanla tarih kitaplarının sayfalarına çekilir.
Ama bazı siyasi anlayışlar vardır ki isimlerini kaybetseler bile yaşamaya devam ederler.
İttihat ve Terakki meselesine biraz da buradan bakmak gerekir.
Çünkü İttihat ve Terakki Fırkası, 1918’in sonunda savaşın kaybedilmesinin ardından kendisini feshetmiş, önderlerinin önemli bir bölümü yurt dışına çıkmış olsa da Türk siyasi hayatından tamamen çekilmiş değildir. İttihatçılık, yalnızca belirli bir dönemin siyasi örgütünün adı olmaktan çıkmış; zaman içerisinde bir anlayışa, bir şiar ve misyona dönüşmüştür.
Peki bu nasıl oldu?
Daha da önemlisi, İttihatçılığı yalnızca tarihin bir konusu olarak mı değerlendirmeliyiz, yoksa onun siyasi davranış biçimlerini bugünün Türkiye’sini anlamak için de kullanabilir miyiz?
İşte asıl tartışma burada başlıyor.
Bir cemiyet nasıl iktidara dönüşür?
İttihat ve Terakki’nin hikâyesi aslında siyasetin en temel sorularından birisini önümüze koyuyor:
Güç ele geçirildiğinde ne yapılır?
Cemiyet kısa zamanda devlet mekanizmasının birçok alanında etkili hale geldi. İkinci seçimlerin “sopalı seçim” olarak anılması, bir müddet sonra tahammül edilemeyen Meclis’in tatil edilmesi ve imparatorluğun uzun süre kanun kuvvetinde kararnamelerle yönetilmesi, iktidarın nasıl kullanılabildiğini gösteren örneklerdir.
Fakat İttihat ve Terakki’yi yalnızca bu yönüyle değerlendirmek de eksik olur.
Çünkü II. Meşrutiyet yıllarında bürokrasi, ordu ve eğitim alanlarında önemli bir modernleşme de yaşanmıştır. Dolayısıyla karşımızda yalnızca baskıcı bir siyasi hareket değil; aynı zamanda ülkenin geleceğine ilişkin ciddi bir dönüşüm projesi taşıyan bir kadro bulunmaktadır.
İşte İttihatçıların en büyük paradoksu da belki burada ortaya çıkmaktadır.
Vatanseverlikleri, onların en büyük gücü olduğu kadar, yaptıkları hataların da önemli sebeplerinden biri haline gelmiştir.
Ülkeyi kurtarma düşüncesi ile ülkeyi kendi doğruları doğrultusunda yönetme arzusu arasındaki çizgi zaman zaman birbirine karışmıştır.
Belki de tarihin bize bıraktığı en önemli derslerden biri budur:
Bir ülkeyi kurtarmak isteyenler, bir süre sonra ülkeyi yalnızca kendi doğrularının kurtarabileceğine inanmaya başladığında, siyaset başka bir zemine taşınır.
İttihatçılık bitti mi?
İttihat ve Terakki Fırkası sona erdi.
Peki İttihatçılık?
İttihatçılık kavramını yalnızca belirli bir dönemin siyasi kadrolarıyla sınırlarsak, elbette tarihsel bir hareketten söz ederiz.
Ancak İttihatçılığı bir siyasal davranış biçimi olarak ele alırsak, mesele değişir.
Çünkü burada karşımıza dayanışma içinde hareket eden, devletin ve siyasetin ulaşılması zor kanallarında kendisine yer açan, gerektiğinde kullanılmak üzere kadrolarını hazır tutan bir anlayış çıkar.
Bu anlayışta önemli olan yalnızca bugünün iktidarında bulunmak değildir.
Yarının iktidarına hazır olmaktır.
Görev bugün verilmeyebilir.
Ama bir gün verilecektir.
Önemli olan o güne hazırlıklı olmaktır.
Bunun için kadrolar yetiştirilir. İnsanlar eğitilir. Devletin işleyişi öğrenilir. Kurumların içerisinde yer edinilir.
Böyle bakıldığında İttihatçılık, yalnızca bir siyasi parti veya cemiyet olmaktan çıkar; iktidara hazırlanma kültürünün bir biçimi olarak karşımıza çıkar.
İşte tam bu noktada tarih, bugüne doğru yürümeye başlar.
Türkiye’nin değişmeyen meselesi: Güç
Yakın tarihimize baktığımızda birçok siyasi tartışmanın aslında aynı temel sorunun etrafında döndüğünü görürüz:
İktidarın sınırı nedir?
Muhalefetin sınırı nedir?
Devlet mekanizması kimin gücündedir?
Bir siyasi iktidar hangi noktaya kadar yönetebilir?
Muhalefet hangi noktaya kadar direnebilir?
Ve belki de en önemlisi:
Bir taraf, diğer tarafın sahip olduğu gücü ne zaman kabul eder?
Türkiye’nin çok partili hayata geçiş süreci, bu soruların yeniden sorulmasına neden oldu.
1946’dan itibaren tek elden yönetim ve karar alma mekanizmaları sorgulanmaya başlandı. İktidar ile muhalefetin sınırları yeniden tartışıldı.
1961 Anayasası ise bu ilişkileri daha kurumsal bir zemine oturtmaya çalıştı.
Ancak kuralların yazılması, siyasi aktörlerin bu kuralları içselleştirmesi anlamına gelmiyordu.
Çünkü siyaset yalnızca kanunlarla değil, siyasi kültürle de şekillenir.
İktidar kendi sınırlarını kabul etmiyorsa, muhalefet de iktidarın varlığını ve yetkisini kabul etmiyorsa, ortaya yalnızca siyasi rekabet çıkmaz.
Bir süre sonra sistem tıkanır.
Ve sistem tıkandığında, herkes kendi çözümünü “ülkeyi kurtarmanın yolu” olarak görmeye başlayabilir.
27 Mayıs bize ne söylüyor?
27 Mayıs’ı yalnızca bir tarih olarak okumak kolaydır.
Daha zor olan ise onu Türkiye’deki iktidar-muhalefet ilişkisinin gelişimi içerisinde değerlendirmektir.
Çünkü mesele yalnızca bir hükümetin görevden uzaklaştırılması değildir.
Mesele aynı zamanda iktidarın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği sorusudur.
Bir ülkede iktidar değişiminin yolu sandıksa, bunun dışındaki yolların meşruiyeti nasıl tartışılacaktır?
Bu soru yalnızca geçmişin sorusu değildir.
Bugünün de sorusudur.
Darbe sadece tankla mı yapılır?
İşte burada daha geniş ve daha tartışmalı bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz:
Darbe.
Darbe dediğimiz şey yalnızca askerlerin yönetime el koyması mıdır?
Yoksa devletin işleyişindeki mevcut güç dengelerinin zor yoluyla değiştirilmesi de bir darbe olarak değerlendirilebilir mi?
Bu soruya verilecek cevap, darbe kavramına hangi açıdan baktığımıza bağlıdır.
Yönetimler zaman zaman tıkanan sistemleri açmak, karşılaşılan sorunları çözmek veya devlet mekanizmasını yeniden düzenlemek amacıyla değişiklikler yapabilir.
Bu, yönetimin doğal işleyişinin bir parçasıdır.
Ancak bir kurumun elindeki yetkinin, o kurumun iradesi dışında başka bir güç merkezine aktarılması farklı bir tartışmayı beraberinde getirir.
Çünkü burada artık yalnızca bir “düzenleme” değil, gücün el değiştirmesi söz konusudur.
Dosyada da bu düşünce özellikle vurgulanmaktadır: Kullanılan gücün istenmeden başka bir kurum tarafından alınarak başka bir güce devredilmesi, “darbe” kavramı üzerinden değerlendirilmektedir.
Burada önemli olan, kavramı genişletmekten çok şu soruyu sormaktır:
Devlet içerisindeki güç dengeleri nasıl değişiyor?
Peki bugün İttihatçıları nerede aramalıyız?
Belki de yanlış yerde arıyoruz.
Onları sadece eski fotoğraflarda, tarih kitaplarında veya savaş yıllarının siyasi kadroları arasında aramak kolaydır.
Asıl zor olan, İttihatçılığı bir zihniyet olarak okuyabilmektir.
Devletin içinde örgütlenmek…
Kadrolar yetiştirmek…
Günün birinde kullanılabilecek siyasi ve bürokratik kanalları açık tutmak…
İktidarı yalnızca seçim sandığında değil, devletin kurumsal yapısında da aramak…
Ve bütün bunları bir “misyon” duygusuyla yapmak…
Eğer İttihatçılığı böyle tanımlarsak, mesele yalnızca 1908’in, 1913’ün veya 1918’in meselesi olmaktan çıkar.
Bugünün siyasetini anlamak için de kullanılabilecek bir kavrama dönüşür.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir.
Bugünün her siyasi aktörünü “İttihatçı” ilan etmek, tarihi anlamak değil, tarihi bugünün tartışmalarına araç haline getirmek olur.
Asıl yapılması gereken, benzer siyasi davranış kalıplarını sorgulamaktır.
Çünkü tarih isimleri değil, davranışları karşılaştırdığımızda bize daha çok şey söyler.
Tarih tekerrür eder mi?
Hayır.
Tarih birebir tekerrür etmez.
Ama siyasi davranışlar, güç mücadeleleri ve devlet anlayışları birbirine benzeyebilir.
Bu nedenle geçmişe yalnızca “Ne olmuş?” diye bakmak yeterli değildir.
Bir de şu soruyu sormak gerekir:
“Neden olmuş?”
Ve ardından bir soru daha:
“Aynı davranış biçimlerinin başka isimler altında yeniden ortaya çıkıp çıkmadığını nasıl anlayacağız?”
Belki de İttihat ve Terakki’yi konuşmanın asıl anlamı burada yatıyor.
Çünkü mesele yalnızca bir cemiyetin yükselişi ve düşüşü değildir.
Mesele, iktidarın insanı ve kurumları nasıl değiştirdiğidir.
Mesele, devlet gücünün kim tarafından ve hangi sınırlar içerisinde kullanılacağıdır.
Mesele, iktidarın kendisini sınırlayabilmesi kadar muhalefetin de iktidarın varlığını ve meşruiyetini kabul edip edememesidir.
Ve belki de en önemlisi…
Siyasetin değişen isimlerinin arkasında değişmeyen bir zihniyetin bulunup bulunmadığıdır.
Son söz
İttihat ve Terakki tarih oldu.
Cemiyet kapandı.
Kadrolar dağıldı.
Dönem değişti.
Ama siyasi tarih bize bir şeyi tekrar tekrar gösteriyor:
İsimler değişebilir, kurumlar değişebilir, yönetim biçimleri değişebilir; fakat güç anlayışı değişmediği sürece aynı tartışmalar farklı isimlerle yeniden karşımıza çıkabilir.
Bu nedenle İttihat ve Terakki’yi yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugünü sorgulamak için de okumak gerekir.
Çünkü tarih bize hazır cevaplar vermez.
Bize sorular bırakır.
Ve belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur:
İttihat ve Terakki tarih oldu.
Peki ya İttihatçılık gerçekten tarih oldu mu?
İşte asıl tartışmamız gereken soru budur.
Bu versiyonda özellikle mevcut metnin ana fikrini korudum, fakat bazı iddiaları daha temkinli ifade ettim; böylece yazı hem daha güçlü bir köşe yazısı havasına kavuşuyor hem de “bugünkü herkes İttihatçıdır” gibi fazla kesin bir sonuca gitmiyor.
