Saltık Hoca, “Ev ev gezerek herkese test yapılmalı”

Saltık Hoca, “Ev ev gezerek herkese test yapılmalı”
08.04.2020
A+
A-

Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şube eski başkanlarından Prof. Dr. Ahmet Saltık, FOX TV’de Koronavirüs Mücadele konusuyla İsmail Küçükkaya’nın sunduğu Çalar Saat Haber Programına katıldı.  Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Saltık, FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın dün sabah konuğu oldu. Bilimsel karantina ile bilgilerini paylaşan Prof. Saltık, “Yersiz karamsar, ölçüsüz iyimser olmayalım” dedi.Saltık,Kapı kapı dolaşılarak har eve test yapılması gerektiğini açıkladı.

            Saltık, şunları söyledi: “Bilimsel kurallara uyarsak Türkiye’nin bu sorunu aşmaması için bir neden yok. Yersiz karamsar, ölçüsüz iyimser olmayalım. Bir denge yakalayalım ve bu dengede eksenimiz mutlaka bilimsel akılcılık olsun. Dolayısıyla halkımıza da devletimize de düşen bilimsel akılcı yöntemleri, önlemleri uygulamak oluyor. Bir bilim kurulumuz var. Bilim kurulu geçtiğimiz günlerde 7 halk sağlığı uzmanıyla birlikte daha da zenginleşti. Salgın yönetimi bilindiği gibi tüm dünyada halk sağlığı uzmanlarının işidir. Önceki kurulda yalnızca 1 halk sağlığı uzmanı arkadaşımız vardı. Tüm arkadaşlarımızın emeklerini elbette saygıyla selamlıyoruz ama şimdi daha doğru oldu. Bilim kurulumuzun üreteceği ortaya koyacağı kararlara halkımızın elden geldiğince uymasını, saygı göstermesini, sabretmesini diliyoruz.

            Devletimize ise bilim kurulunun kararlarını bütünüyle harfiyen uygulamasını önermekteyim. Eğer bu kurallara belli ölçülerde uyulmuyor ise nedenlerini de devletimiz tarafından kamuoyuna açıklanmasını beklemek hakkımız. Dolayısıyla ilk olarak bilim kurulunun bir sözcüsünün olmasını ve alınan kararların kamuoyuna bu sözcü tarafından açıklanmasını, sayın bakanın bu kurulun sözcüsü gibi davranmak yerine alınan kararları uygulayan köşke, saraya taşıyan ve Cumhurbaşkanlığı’nı bütün gücüyle ikna etmeye çalışan bir insan rolü düşüyor.  Ancak evde kalın, evde kalalım önerileri her ne kadar iyi niyetli olsa da giderek zorlaşıyor. Sorunlar büyümeye başlıyor. Aile içi şiddet bunlardan biri. Asıl yakıcı olan ise insanların işsiz, gelirsiz kalması. Yeterince saydam ve bilimsel aydınlatılmazsa güvenini yitirirse iktidara, yönetime, yöneticilere bir kuşku başlarsa bu sorunu yönetmek zor olur. Devlete, hükümete düşen başka bir görev de tüm saydamlığıyla güveni sarsmadan tüm gerçekleri kamuoyuyla paylaşmak. Mutlaka evde kalan işine gidemeyen, işsiz kalan 7 milyonu bulan işsiz neredeyse Türkiye nüfusunun yarısını bulan yoksul kesimlere ne yapıp edip gecikmeden AKUT nakit salgını sürdüğünce belki birkaç ay onları yoksulluğa düşürmeyecek, onurlarını kırmayacak, zorlamayacak sosyal, ekonomik destekler vermeli. 

            “7 Nisan Dünya Sağlık Örgütü’nün kuruluş tarihidir. Her yıl 7 Nisan’da DSÖ bir tema yayınlar. O tema dünyanın en büyük sağlık sorunudur ve yıl boyunca o sağlık sorunun tartışılmasını, kamuoyu oluşturulmasını çözümler üretilmesini ister. 7 Nisan’da yayınladığı iletide DSÖ, bu yılki temanın sağlık insan gücü olarak belirlediğini görüyoruz. Kritik konunun, sorun alanının sağlık sektöründeki sağlık insan gücü olduğuna vurgu yapıyor. Türkiye’mizin sağlık insan gücü konusunda hala ciddi yetersizlikleri var. 1 milyona yakın sağlık çalışanımız var. Bunların yaklaşık 164 bini hekim, 200 binin biraz üzerinde hemşire ki uluslararası standartlara göre hekim sayısının 4 katı olması gerekir. Toplam 1 milyonu bulan sağlık çalışanımızın da standartları yakalamak istiyorsak en azından şimdikinin 2 katı olması gerekir. Yani bilimsel karantinayı uygulamak bakımından öncelikle sağlık insan gücü stratejik yapısını sağlamamız gerekiyor.

TEST MUTLAKA HERKESE EV EV GEZİLEREK YAPILMALI

            Bilimsel karantinayla ne demek istiyoruz? Test. Dünya Sağlık Örgütü’nün en başından beri haykırdığı gibi test, test, test. Türkiye nüfusu için söylemek gerekirse şimdiye dek Türkiye nüfusunun neredeyse yarısını taramış olmalıydık. Örneğin ABD’nin yaptığı test sayısı 2 milyona yaklaşıyor. İtalya’da 700 bin test konusu. İsviçre küçük bir ülke ama 160 bin test yapıldı. Son olarak Birleşik Arap Emirlikleri yaklaşık 9 milyon nüfusu var, 220 bin test yapmış durumda. Türkiye ise şimdiye dek 180 bin test yapmış durumda ve bu test rakamları son günlere yığılmış bir şekilde. Dolayısıyla bilimsel karantinanın ilk adımı test oluyor.  Günlük dilde kullanıldığı gibi karantinadan farklılaştırmak için bilimsel karantina deyimini kullanmak zorunda kaldım. Aslında karantina karantinadır. Bilimsel olanı veya olmayanı yoktur ama bizim günlük kullanımımızda anlamından çok saptığı için böyle bir kavramı tanımlama gereği duyduk.

            Test yapılacak. Çin’de olduğu gibi kapı kapı dolaşılacak. Güney Kore’de olduğu gibi kırmızı ışıkta durdunuz, test yapılacak. Bu ülkeler böyle başardılar. Başarının anahtarının test olduğunu görüyoruz. Test yaptınız, pozitif buldunuz. Pozitif bulduğunuz insanları mutlaka toplumdan ayırmak durumundasınız. İşte karantina buradan başlıyor. Bunların bir bölümünü klinik bulguları da varsa hastaneye yatıracaksınız. Karantina, o halde kuşkulu insanları, hastalığı kapmış olduğu kuşku duyulan insanları en uzun kuluçka süresi boyunca toplumdan ayırmak demektir. Bilimsel tanımı budur. İzolasyon ise hastalık tanısı konduktan sonra kişilerin alınıp toplumdan yalıtılıp tedavi edilmesi, tedavi bittikten sonra da 2-3 hafta daha bulaşıcılığı sürebileceği bilindiğinden o süre içinde de toplumdan izole olması anlamına gelir. Dolayısıyla test yaptınız, pozitif buldunuz o insanları tedaviye alacaksınız. Negatif buldunuz, mutlaka bu kişilerin taşıyıcı olmadığı anlamına gelmez. Başlangıç döneminde olabilir, pencere döneminde olabilir, küçük olasılıkla da olsa kullandığınız testin kalitesine bağlı olarak yalancı negatif çıkmış olabilir, riskli kümelerde testi yenilemeniz gerekebilir. Örneğin temas öyküsü olanlarda, aile içi enfeksiyon olanlarda testi yenilemeniz gerekir. Test şöyle yapılıyor. Boğazdan veya burun içinden bir sürüntü alınıyor. Bu sürüntü laboratuvara ulaştırılıyor ve şimdi Türkiye’de kullanılan tekniğiyle TCR PCR tekniği dediğimiz Polimeraz Zincir Reaksiyonu denilen bir teknikle virüsün antijenlerinin saptanmasına virüsün RNA’sının saptanmasına dönük bir moleküler biyolojik teknik. PCR teknolojisi yetişmiş insan ve teknoloji istiyor.

            Çok zor değil ama kolay da değil. Mutlaka yetişmiş insan gücü ve uygun laboratuvar teknik donanımı gerektiriyor. Maliyeti de aşağı yukarı 70 TL dolaylarında. Türkiye’de yer yer üretilebiliyor. Bu testi yapabilecek birim sayımız da aslında az değil. Örneğin aşağı yukarı Türkiye’deki bütün kan merkezlerinde PCR aleti vardır. Küçük ayarlamalarla bu testi yapabilecek duruma gelinebiliyor. Teknik olarak, donanım olarak, maliyet olarak Türkiye üstesinden gelebilir. Neden bugüne kadar Türkiye’de test sayılarının çok yavaş gittiğini anlamakta, anlatmakta ben zorlanıyorum. Başlarda testler Çin’den getirildi. Tanesi 4 Liraydı, çok ucuzdu, yüksek düzeyde yalancı pozitif çıktı. Salgın gelmişken, kapılar zorlanıyorken elimizdeki test kitlerinin bir bölümünü satarak hata yaptık.”“Hemen alarm zillerini çalıp hazırlığa geçmedik. Hangi testi kullanacağımıza yangın devam ederken deneme yanılma ile karar verdik, çok geciktik test yapmakta. Hala çok yetersiz. 83 milyon nüfus artı 5 milyon da Iraklı, Suriyeli, dünyanın birçok yerinden gelen sosyal ekonomik düzeyi doyurucu olmayan kalabalık yaşayan insanlar var. Bu bakımdan Türkiye’nin büyük bir handikabı. 88 milyonluk dev bir nüfus gelir dağılımı bozuk, hijyen koşulları yetersiz, konut koşulları yetersiz. Bunlar Türkiye’nin handikapları. Tedavi konusunda ne yazık ki elimizde etkili ilaçlar yok. Çünkü hastalık etmeni bir virüs. Oldum olası virüslerle ilgili ilaçların sayısı tıp dünyasında sınırlı. Yalnızca koronavirüs için değil virüslerin neden olduğu pek çok enfeksiyon hastalıkları, bazı kanser türleri de dahil anti-viral terapi tedavi olanaklarımız sınırlı.Türkiye ve dünya genelinde 4 ilaçtan bahsediliyor. Bunlardan 2’si daha önce HIV hastalığı bulunan insanlarda kullanılan antiretroviral ajanlar. Birisi influenza, grip tedavisinde kullanılan ajan. Biri de sıtma tedavisinde kullanılan hidroklorokin olmak üzere ilaçlar. Ancak bunların etkinliğine ilişkin kapsamlı olgu serilerini içeren yayınlar haliyle bu sürede yapılmış değil. 90 günü geçtik, bu kadar kısa sürede ancak küçük olgu serilerinde denemeler var. Yer yer olumlu yer yer olumsuz sonuçlar var. Yeni bir farkmakolijik ajan geliştirilmesi ise yıllar alabilecek bir iş. Kimyasal formüllerin ilaca dönüşmesi oldukça karmaşık denemeler gerektiriyor. Yeni bir ilaç ufukta zor görünüyor, yıllar sürebilir. Söz konusu bilim kurulu doktorlardan oluşan bir kurul. Kuşkusuz işin tıbbi boyutunu yönetecektir. Sağlık sorunlarının hiç şakası yok. Aynı zamanda sosyal, kültürel, ekonomik sorunlardır. Dolayısıyla tepede kriz yönetim kurulması gerekmektedir.

            Bu küresel bir kriz. Yalnızca kendi sınırlarımız içinde çözmemiz değil dünyayla birlikte uluslararası götürülecektir. Dünya Sağlık Örgütü bu eşgüdümü sağlamaya çalışıyor. Türkiye’de de diyelim ki Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın başkanlığında bir ulusal korona kriz yönetim merkezi oluşturulur. Bu kriz yönetim merkezinin altında farklı kollar olur. O kollardan bir tanesi de tabip kolları olur, ekonomi olur, ulaştırma olur, sağlık kolu olur. Ama sanıyorum sağlık sorunu önde gözüktüğüne göre sağlık bilim kurulu önerileri lokomotif olacak. Mutlaka belirttiğimiz alanlarda da önlemlerde bütüncül önlemler alınacak. Çünkü yaşam bir bütün.”“Yaşamımızda olağanüstü bir değişiklik yok. Aldığımız önlemleri abartmıyoruz, dikkatli oluyoruz. Dikkatli olurken başlıca fiziksel uzaklığı sağlamaya çalışıyoruz. Kendi adıma maskeyi kalabalığa girmediğimde veya sağlık hizmeti vermediğim zaman kullanmıyorum. Günlük yaşamda eldiven hiç önermiyorum. Ancak sağlık hizmeti verirken kullanılabilir. Eldivenin riskleri var. Pütürlü yapısı nedeniyle virüsün ve virüsü taşıyan parçacıkları daha çok yapışması, kalması, yerleşmesi mümkün. Bundan daha önemli sakınca da elimde eldiven var diye çok özgüvenli davranıp her yere dokunup yüzümüze, burnumuza, ağzımıza da dokunup sık sık elleri yıkamama. Oysa eldiven olmazsa belki de sık sık yıkama gereği duyacağız. O bakımdan eldivenleri de gerekli durumlar dışında önermiyoruz. El yıkama konusunda da abartıya gerek yok. Hem dikkatli hem abartmadan davranmalıyız. Kuşkusuz bir yurt görevi yapıyoruz. Profesyonel, yasal, etik sorumluluklarımız var. Biz sağlık çalışanları mesleğimizi seviyoruz.

              İkinci olarak da sağlıklı, onurlu yaşatmak. Dolayısıyla işimizi yaparken bir yakınmamız yok. Ancak bilimsel gereksinimler çerçevesinde gerekli donanımların ve olanakların sağlanmasını istiyoruz. Söz gelimi bize %100 performans ödemesi yapmak, iki maaş yapmak bunlar bizim gündemimize çok uzak olan konular. Ama biz mutlaka şunu istiyoruz. Sağlık çalışanlarının hizmetlerini, görevlerini yerine getirebilmesi için tıbbi malzeme, teknik donanım ve özellikle koruyucu donanım eksikliği yaşamak istemiyoruz. Ama bunu hala yaşıyoruz. Geçen hafta Sayın Bakan sağlık kuruluşlarına 4 milyon N95 maskesi dağıtıldığını söyledi. Bu sayı büyük gibi gözüküyor ama hiç de öyle değil. ABD Başkanı Trump sağlık çalışanlarına 200 milyona yakın maske sağlandığını ve dağıtılacağını söyledi. Türkiye’de 4 milyondan bahsediyoruz. Bir sağlık çalışanı günde ortalama 2 N95 maskesi kullanır. 1 milyon sağlık çalışanımızın yarım milyonunu her gün bu maskeyle çalıştığını düşünürseniz günde 1 milyondan dolayısıyla bu 4 milyon maske 4-5 günde biter. Yani büyük bir sayı değildir. Dolayısıyla Sağlık Bakanlığımızın mutlaka bu lojistik donanımı, yüz maskelerini, eldivenleri, gerektiğinde tulumları bize sağlaması lazım. Çok zorlanacağımız bir alan yoğun bakım yataklarımız. Şu anda yoğun bakım yataklarımızın 3’de 2’si dolu. 11 Mart’tan bu yana 3’de 2’si dolu. Yalnız Covid-19 olgularıyla değil. Yaşam akmaya devam ediyor. Ortalama olarak yoğun bakıma alınan bir Covid hastası 4-6 hafta kalıyor. Hemen çıkmıyor. Dolayısıyla orası uzun süre işgal edilmiş oluyor. Türkiye’nin 39 bin dolayında yoğun bakım yatağı olduğu söyleniyor. Ama bu sadece yatak. Bütün yataklarda mekanik ventilatör desteği yok. Yani hasta ölümcül aşamaya geldiğinde, soluk alamaz hale geldiğinde biz ona yapay solunum desteği vermek durumundayız. Bu ancak gelişmiş mekanik ventilatörler ile oluyor. Türkiye’mizin salgın henüz Türkiye’ye gelmeden çok ilginç biçimde Türkiye’nin ilk olgusunun Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘’bu bir küresel pandemidir.’’ dediği güne rastlayışı yani belki daha erken vardı Türkiye’de ama adı konmamıştı.”

“Hastanelerden, nöbetten çıktığımızda eve giderken kaygıyla korkuyla endişeyle gidiyoruz. Evde eşimiz, çocuklarımız, yakınlarımız var. Çocuğumuzu, eşimizi kucaklayamıyoruz. Dolayısıyla Çin’de olduğu gibi sağlık çalışanlarının bu seferberlik döneminde evlerine gitmeyip hemen hastanelerin yanı başlarında yaratılacak mekanlarda otellerde kalmalarının sağlanması gerekmekte. Yer yer yeni başladık. Örneğin İzmir Belediye Başkanı, Ege Üniversitesi veya Dokuz Eylül Üniversitesi’nin sanıyorum boş olan öğrenci yurtlarını bu amaçla verilip verilemeyeceğini sordu üniversite rektörlüğü vermedi. Bunun tabi merkezi düzeyde çözülmesi lazım.

            Birçok otel boş turizm bittiği için iflas durumundalar. Bu amaçla oteller değerlendirilebilir. Çin’de sağlık personelinin altına alt bezi verildi. Bu insanlar tulumlar içinde, uzay giysileri içinde 6 saat 8 saat belki hiçbir şey yemeden içmeden, tuvalete gitmeden altlarına yaparak çalıştılar. Bu bakımdan bunların bilinmesi bir ayrıcalık değil asla. Geçen hafta Sayın Bakan 601 sağlık personelimizin enfekte olduğunu söyledi. Bu geçen haftaki rakam yeni rakam da vermedi. Bir sonraki gün sorulduğunda rakam vermedi ancak arttığını söyledi. Çin’e bakıyorum, Çin’de 82 günde 3 bin sağlık çalışanı enfekte olmuştu. Türkiye’nin 5 katı. Türkiye 11 Mart’tan 20 gün içinde 600 personelini enfekte etti. Varsayalım ki şu anda 1000 personelimiz enfekte. Çin ile karşılaştırılamayacak bir nüfusumuz söz konusu. Eğer cephedeki askerinizi, insanınızı koruyamıyorsanız bu savaşı kazanamazsınız. Dolayısıyla şu anda alınan önlemlerle sağlanabilen sağlanamayan önlemlerle sağlık çalışanlarının güvenliğinin sağlanamadığını önlemlerin arttırılması gerektiğini söyleyebiliriz.”

            “Bu varsayımsal bir durum. Varsayımlar üzerine konuşmak güçtür. Bu bir yurt sorunu. Biz egolarımızı gerilere çekmek durumundayız. Sağlık Bakanımıza bir özet rapor sunardım. “Temel ilkelerde anlaşabilir miyiz?” derdim. Bu varsayımsal durumu açmak güç. Onun yerine şimdi ki durumumda önerilerde bulunabilirim. Çok daha somut olur. Günlerden beri birçok insanımız ben de yazıp çiziyorum. Türkiye’nin kritik yerlerinde Sahra Hastaneleri kurulsun. Atatürk Havalimanı ve Sancaktepe’de 1000’er yataklı kurulacak. Eleştirmek istemiyorum hep yapıcı olmak istiyorum ama şu soruları da sormadan olmuyor. Bu hastanelere şimdi başladınız 45 gün sonra tamamlanacak. Bu olgudan 3 sonuç çıkarıyorum. Bir, bizim Çin gibi bu hastaneleri 10 günde yapma şansımız yok. İki, biz hiçbir zaman öngören, hazırlık yapan konumda olamıyoruz. Akıntılar bizi nereye sürüklerse ona tepki gösterip ilerliyoruz. Üç, bu hastane 45 gün sonra biteceğine eğer hesaplar yanlış değilse bu hastaneler ihtiyaç olacağına göre demek ki bu salgın Türkiye’de en az daha 45 gün devam edecek. 45 gün sonra o hastanelere var olan hastanelerimiz dolacak ve ihtiyaç duyacakmışız gibi bir çıkarımda bulunuyorum. Dolayısıyla şu soruyu sormak hakkım. Sağlık Bakanlığı’nın bu tür salgınlar için afetler için olağanüstü durumlar için nerede olağanüstü hal planları nerede A,B,C planları? Eğer bu planlar var ise neden Sahra Hastaneleri ilk günden önce ilk olgudan önce kurulmadı? Neden TSK’nın sağlık örgütü dağıtıldı? Türkiye’de tıp eğitimi askeri tıbbiye olarak 1827’de başlamıştır ve askerlerimizin Sahra Sağlık Hizmetleri konusunda dünyanın hiçbir ordusunda bulunmayan muazzam bir deneyimleri ve lojistik bilgileri vardı. O Sahra Hastanelerini eğer 15 Temmuz sonrası Silahlı Kuvvetlerin sağlık birimleri  dağıtılmamış olsaydı inanın bana abartmıyorum 1 hafta içinde kurarlardı. 1 hafta askeri sahra hastaneleri kurulurdu. Dağıttığımız için 45 günde kuruluyor. Yine ABD’ye bakalım donanma hastane gemilerini New York’a gönderdiler. 1000 yataklı hastane gemi. Ordu New York sokaklarında. Ordu Paris sokaklarında. Ordunun ciddi bir sağlık örgütlenmesi var. Ve bu salgında ülkenin güvenliğini korumak anlamında olduğu gibi sağlık hizmetlerine de koşuyor. Bu bakımdan askeri sağlık birimlerinin tekrar eski yapısına döndürülmesinde de yarar görüyorum. Sokağa çıkma yasağı güvenlik terminolojisidir. Fakat biz burada karantina önermekteyiz. O halde yapacağınız şey çok basit. Test yapacağız. Kapı kapı dolaşıp test yapacağız. Pozitif bulduklarımızı tedavi altına alacağız. Temas öyküsü olan, yurtdışından gelen, kuşkulu insanları da toplumun içine göndermeyip karantina mekanlarında ayıracağız. O halde karantina mekanlarına gereksinimiz var. Karantina mekanları için Türkiye’de Putin’in on binlerce satılmayan evleri var. Bunlar siteler halinde kullanabiliriz. Büyük tatil köylerini, otelleri Sağlık Bakanlığı kiralayabilir ve oraları kullanabiliriz. Öğrenci yurtlarını kullanmaya giriştik, bunu çok yanlış yaptık. On binlerce öğrenciyi incitici biçimde sabahın kör saatinde yurtlarından ettik. Salgın ortamında nüfus hareketlerinin sınırlandırılması gereken bir ortamda biz bunun tersini yaptık öğrencileri Anadolu’ya dağıttık.

HATAYI UMRECİLERDE YAPTIK

            Umrecilerde de çok hata yaptık. Göndermememiz gerekiyordu.  Döndükten sonra mutlaka karantinaya almamız gerekiyordu. Dolayısıyla çok sıkı bir test politikası uygular, pozitifleri hemen tedavi alır, kuşkuları da kendi evlerine iş yerlerine göndermeyip karantina mekânlarında 14 gün konuk edersek İç İşleri Bakanlığı’nın telaffuz ettiği biçimde bir sokağa çıkma yasağına gereksinim kalmaz. Biz bu bilimsel karantinayı tam anlamıyla uygulayarak toplumdaki bulaştırıcılık katsayısını birkaç dakika içinde 1’e çekebiliriz.”

ETİKETLER: ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.